Bayram Sevinci İle İlgili Şiirler

Konusu 'Özel gün ve hafta şiirleri' kategorisindedir ve Lavinia tarafından 17 Ağustos 2012 başlatılmıştır.

  1. Lavinia Aktif Üye Yönetici Admin

    Katılım:
    16 Şubat 2012
    Mesajlar:
    10.155
    Bayram Sevinci Şiirleri

    Bayram Sevinciyle ilgili şiir

    Bayramlar Bayram Ola

    Bayramlar seçilmiş rahmet günleri
    Bayramlar İslami vahdet günleri
    Bizleri uykudan uyandır Ya Rab
    Bitsin, uzamasın gaflet günleri.

    Abdurrahim Karakoç


    Bayram

    Kargalar, sakın anneme söylemeyin!
    Bugün toplar atılırken evden kaçıp
    Harbiye Nezareti?ne gideceğim.
    Söylemezseniz size macun alırım,
    Simit alırım, horoz şekeri alırım;
    Sizi kayık salıncağına bindiririm kargalar,
    Bütün zıpzıplarımı size veririm.
    Kargalar, ne olur anneme söylemeyin!

    Orhan Veli Kanık

    Süleymaniye'de Bayram Sabahı

    Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
    Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye'de
    Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
    Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
    Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
    Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
    Gecenin bitmeye yüz tuttuğu andan beridir,
    Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir.
    Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garîb âlem bu!..
    Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu...
    Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
    O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
    Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
    Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
    Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
    Giriyor, birbiri ardınca, ilâhî yapıya.
    Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
    Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.
    *
    Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
    Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı.
    En güzel mâbedi olsun diye en son dînin
    Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin.
    Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
    Seçmiş İstanbul'un ufkunda bu kudsî tepeyi;
    Taşımış harcını gâzîleri, serdârıyle,
    Taşı yenmiş nice bin işçisi, mîmâriyle.
    Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
    Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
    Taa ki geçsin ezelî rahmete ruh orduları..
    Bir neferdir, bu zafer mâbedinin mîmârı.
    *
    Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
    Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;
    Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
    Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
    Senelerden beri rüyâda görüp özlediğim
    Cedlerin mağfiret iklîmine girmiş gibiyim.
    Dili bir, gönlü bir, îmânî bir insan yığını
    Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
    Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes
    Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses;
    Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
    Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
    *
    Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
    Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbîr'i
    Ne kadar saf idi sîmâsı bu mü'min neferin!
    Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
    Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
    Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
    Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
    Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
    Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
    Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
    Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
    Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
    Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
    Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
    *
    Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
    Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
    Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
    Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
    Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
    Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı?
    Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa,
    Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
    Şimdi her merhaleden, taa Bâyezîd'den, Van'dan,
    Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
    Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
    Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
    Dinliyor hepsi büyük hâtırâlar rüzgârını,
    Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
    *
    Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
    Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
    Kosova'dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul'dan..
    Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an;
    Belgrad'dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı?
    Son hudutlarda yücelmiş sıra dağlardan mı?
    *
    Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
    Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
    Adalar'dan mı? Tunus'dan mı Cezayir'den mi?
    Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
    Yeni doğmus aya baktıkları yerden geliyor;
    O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?
    *
    Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
    Çok şükür Allaha, gördüm, bu saatlerde yine
    Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı.
    *
    Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

    Yahya Kemal Beyatlı


    Bayram Sevinci

    Bu sevinçler var ya bu mutluluklar,
    Bu gülüşler var ya bedel cihana.
    Bir kuş kanatlanır avuçlarımdan,
    Seni hatırlatır bayramlar bana.

    Uyanır içimde uyuyan çocuk.
    Bir koşudur başlar hep senden yana.
    Neşeyle gülümser dalda tomurcuk,
    Seni hatırlatır bayramlar bana.

    Uçan balonlarla dolar göklerim,
    Kapılır giderim senin dünyana.
    Verdiğin sevinci hala saklarım,
    Seni hatırlatır bayramlar bana.

    Öyle güzelleşir öyle ki her yer,
    Dayanmaz yüreğim bu heyecana.
    Sevdiğim ne varsa hep senden eser,
    Seni hatırlatır bayramlar bana.

    Yeni pabuçlarım, tafta elbisem.
    Benden selam olsun her hatırana.
    Ne zaman öpecek bir el özlesem,
    Seni hatırlatır bayramlar bana.

    Her bayram sabahı güneş doğarken,
    Anne sıcaklığın dolar odama.
    Kalbime yeni bir umut dolarken,
    Seni hatırlatır bayramlar bana.

    Sevinç ATAN


    Bayram

    Gelin de bayramı Fatih'te seyredin, zira
    Hayale, hatıra sığmaz o herc ü merc-i safa,
    Kucakta gezdirilen bir karış çocuklardan
    Tutun da, ta dedemiz demlerinden arta kalan,
    Asırlar ölçüsü boy boy asali nesle kadar,
    Büyük küçük bütün efrad-i belde, hepsi de var!
    Adım başında kurulmuş beşik salıncaklar,
    İçinde darbuka, teflerle zilli şakşaklar,
    Biraz gidin; Kocaman bir çadır... önünde bütün,
    Çoluk çocuk birer onluk verip de girmek için
    Nöbetle bekleşiyorlar; acep içinde ne var?
    'Caponya'dan gelen insan suratlı bir canavar!'
    Geçin: sırayla çadırlar, önünde her birinin.
    Diyor: 'Kuzum, girecek varsa durmasın girsin.'
    Bağırmadan sesi bitmiş ayaklı bir ilan,
    'Alın gözüm buna derler...' sedası her yandan.
    Alettirikçilerin keyfi pek yolunda hele:
    Gelen yapışmada bir, mutlaka o saplı tele,
    Terazilerden adam eksik olmuyor; birisi
    İnince binmede artık onun da hemşerisi:
    'Hak okka çünki bu kantar... Frenk icadı gıram
    Değil! Diremleri dörtyüz, hesapta şaşmaz adam.'
    'Muhallebim ne de kaymak!
    'Şifalıdır macun!'
    'Simit mi istedin ağa!' 'Yokmuş onluğun, dursun.'
    O başta: Kuşkunu kopmuş eğerli düldüller
    Bu başta: Paldimi düşmüş semerli bülbüller
    Baloncular, hacıyatmazlar, fırıldaklar,
    Horoz şekerleri, civ civ öten oyuncaklar;
    Sağında atlıkarınca, solunda tahtırevan
    Önünde bir sürü çekçek, tepende çifte kolan
    Öbek öbek yere çökmüş kömür çeken develer...
    Ferag-ı bal ile birden geviş getirmedeler,
    Koşan, gezen, oturan, maniler düzüp çağıran.
    Davullu zurnalı 'dans' eyliyen, coşup bağıran,
    Bu kainat-i sürurun içinde gezdikçe,
    Çocukların tarafındaydı en çok eğlence,
    Güzelce süslenerek dest-i naz-ı maderle,
    Birer çiçek gibi nevvar olan bebeklerle
    Gelirdi safha-i mevvac-i iyde başka hayat...
    Bütün sürur u setaretti gördüğüm harekat,
    Onar parayla biraz sallandırdılar... derken,
    Dururdu 'Yandı!' sadasıyle türküler birden,
    - Ayol, demin daha yanmıştı a! Herif sen de,
    - Peki kızım, azıcık fazla sallarım ben de.

    'Deniz dalgasız olmaz
    Gönül sevdasız olmaz
    Yari güzel olanın
    Başı belasız olmaz!
    Haydindi mini mini maşallah
    Kavuşuruz inşallah...'

    Fakat bu levha-i handana karşı, pek yaşlı,
    Bir ihtiyar kadının koltuğunda gür kaşlı,
    Uzunca saçlı güzel bir kız ağlayıp duruyor.
    Gelen geçen 'Bu niçin ağlıyor?' deyip soruyor.
    - Yetim ayol... Bana evlat belasıdır bu acı
    Çocuk değil mi, 'salıncak' diyor...
    - Salıncakçı!
    Kuzum, biraz da bu binsin... Ne var sevabına say...
    Yetim sevindirenin ömrü çok olur...
    - Hay hay!
    Hemen o kız da salıncakçının mürüvvetine
    Katıldı ağlamıyan kızların setaretine.

    Mehmet Akif Ersoy
     

Sayfayı Paylaş